Permakültür Stajı @Marmariç: Vol.2

“Alis’in Harikalar Diyarı’na düştüğü gibi biz de öyle bir bahçeye düşmek istiyoruz…”

Bornova’da permakültür proje çalışması için gittiğimiz Karacaoğlan Mahallesi Ortaokulu’ndan küçük bir kızın sözleriydi bunlar. Bir okul bahçesi için düşlerimde canlandırdıklarım daha iyi bir şekilde ifade edilemezdi. Müdür yardımcısı Murat Bey’in okulu için yapmak istedikleri aylardır hepimizi heyecanlandırmıştı. En sonunda çalışma grupları oluşturarak okulun yolunu tuttuk, ki bu hikayeyi ayrıca anlatacağız. Bu mekan, Türkiye’de bahçesinde permakültür tasarımı yapılacak olan 4. okul olacak. İki ekibin 4 günlük çalışması sonucu çıkan iki ayrı projenin geliştirilmesi ve uygulanabilir hale getirilmesine çalışıyoruz. Her şey bir yana kendimi içinde bulduğum her proje, sistemler bütünü olarak algıladığımız eğitim deryasının nasıl da doğru işleyemediğini anlatıyor bana. Öğretmenlik eğitimine bulandığım bir kaç yılı ve içinde bulunduğum eğitmenlik deneyimlerini masaya döktüğümde, her birini eleştirmekten ve daha verimli hale getirebilmek için çabalamaktan kendimi alamıyorum.

Eğitim alanlarının birer birer bina dışına taşınması, eğitmen ve idarecilerin ise bu konuya her geçen gün daha da iliştiğini görmek bir eğitmen olarak beni bir hayli mutlu ediyor. Oysa ki öğretmenliğin bağrında yatan özsuyu bulanıklaştıran eğitim sisteminin kendini sorgular hale geldiği günlerdeyiz. Mevcut yapıya yerleştirilmeye çalışılan her imitasyon, eğitimin gerektirdiği altyapıya zarar vermekten başka bir şey yapmıyor; ki bu durumun en hakikisini 4+4+4 kararlarıyla deneyimledik, deneyimliyoruz. Burada elbette ki sistemin kıstaslarını ya da deneme-yanılma uygulamalarını tartışmayacağım. Bir öğretmen olarak benim vizyonum bunların daha ötesini kapsamalı. Bir kaç kişinin oturup aldığı kararlarla doğrultulacak bir bel olmadığı kanısındayım, bu nedenle gözden kaçan bir ufka yönelmenin çok daha iyi bir dönütü olacağına inandım diyelim.

“Modern Kültür”

Öyle büyük bir çoşku(!)nun ortasındayız ki! Kat ve kat çıkan rezidanslar, her gün çoğalan trafik müptelası taşıtlar, yeni adıyla AVM’ler, sonu gelmeyen teknoloji ürünleri… Tamam, bir şehirli olarak trafik çok cazip gelmese de saydığım diğer kavramlar olmadan yaşayamayan o kadar çok aile var ki. İnsan demeyeceğim, “aile” var çünkü. Artan benzin fiyatlarıyla birlikte hafta sonlarını evinde ya da evine en yakın AVM’de geçiren yığınla aileden bahsediyorum. Bu ailelerin içinde en az bir çocuk hafta içini okulda o dersten bu derse girip çıkarak, sınav koşturmasıyla manasız bir hayat silsilesine hazırlanarak geçiriyor. Sonuç? Anlamsızca tüketilen ‘zaman’.

Peki nasıl olmalı? Duyabiliyorum bu soruma çalınan cevapları: “Okumasın mı? Sınav elbette olacak! En iyi üniversiteye gitmeli benim çocuğum! Mimar mühendis olmalı ki geleceği kurtulsun!”. Gerçekten verebileceğimiz en iyi cevap bu mu? Zihnimize enjekte edilen onca bilginin anlam kazanamadığı, ‘gerçek yaşam’a geçirilemediği bir eğitimden bahsettiğimizin farkında mıyız? Ya da elimiz kolumuz bağlı mı? Çıkış nerede?

Vahşi Yaşam’a doğru…

“Vahşi” kelimesi her ne kadar toplum tarafından olumsuz manalarla anılıyor olsa da bana sempatik bir sıcaklık yayıyor. Geldiğim yeri unutmamak gibi bir çabam var. Çocukluğumda tırmandığım onca ağaca, sohbet ettiğim kuşlara, deniz kenarında okşadığım salyangozlara ihanet etmemek gibi bir güdü bu. Toprak, hava, su ve ateş… her an yokluyorlar bedenimi. Doğanın çağrılarına kulak tıkamamayı öğreten ebeveynlerimin öğretileriyle bir çocuğun nelerden yoksun kalmaması gerektiğini öğrendim aslında. Bir çocuk doğadan yoksun kalmamalıydı. Mümkünse uyku dışında zamanının çoğunu ormanda, o yoksa büyülü bir bahçede geçirmeliydi. Dokunarak, işiterek, izleyerek ve koklayarak bütünleşmeliydi doğayla. Doğa onu kucaklamalı, o ise heyecan ve coşkuyla onun sunduğu her şeyi keşfetmeliydi. Şehir insanları için, bahsettiğim ortamı sağlayacak bir yaşam tarzımız maalesef artık yok, bu aşikar. Erenköy’ün eski bağlarının 3-4 kata evrildiğini gören annemin kızı olarak, son bahçeli mahallerin de en az 15 katlı zebanilere dönüşmesine tanık oluyorum. Okul bahçeleri ise başka bir travma. Yağmurla çamurla uğraşmak istemeyen, kontrolünün kolay olduğu zannedilen ve tehlikesizmiş izlenimi veren beton-asfalt zeminlere kavuşan okulları ziyaret ettikçe içim buruluyor. Bir çare! Vahşi yaşamla muhabbet için bir kapı aralığı neden olmasın?

“Sınıf Dışı Derslik”… ya da “Açık Alan Sınıfı”

1900’lerin başlarında Avustralya’da başlayan, 1980’lerde permakültür tasarımcılarının da işin içine girmesiyle başka bir boyut kazanan yeni bir kavramımız oldu. Bu kavram, bize doğayla ilişkili, müfredat ve müfredat dışı çalışmaların çocuk gelişimine olan olumlu etkisini açıklamak için yeteri kadar varsayım ve tez sundu. Özellikle 1991 yılında Malcolm Cox’un “learnscape” tezi ile birlikte okul alanlarının eğitimi daha iyi bir hale getirebilmek adına, amaca hizmet eden tasarımlarla eğitimin anlam kazanması bağlamında bize olumlu çıktılar sağlayabileceğini öğrendik. 2000’li yılların getirisi ise, bu bahçelerin okul mutfaklarına taşınarak sağlıklı birey olma yolunda sağlıklı beslenmeye ne kadar ihtiyacımız olduğuna dikkat çekmesiydi. Besin değerlerinin her gün gözümüze sokulmasıyla bu konudaki araştırmalarımız bizi okul mutfaklarına yönlendirmeye başladı ve bir kere daha okul bahçelerinin taşıdığı potansiyele odaklandık. Son yılların bize ulaştırdığı tek konu sağlıklı beslenme değildi elbette. “Organik/ekolojik” gibi kavramların hayatımıza girmesiyle en sonunda “sürdürülebilirlik” gibi bir kelimenin dünyanın süregelişinde ne kadar önemli olabileceğini de kavramış olduk. Bu süregelişte alacağımız yerlerin okul alanlarından geçeceği gerçekliğinin üzerinde durarak belirteyim:

“Permakültür ve Okul Birlikteliğine Hoş Geldiniz”

Ekonominin yerle bir olduğu, güçlü-güçsüz savaşlarının göz açtırmadığı, kapitale bel bağlamışlığın kaçınılmaz zannedildiği ve tüm bunların eşiğinin eğitim birimlerinde tohumlandığına kulak kabartarak belirtmeliyim: Eğitim kurumlarının bu işleyişteki yeri gerçekten çok büyük.

Doğa ile bağlantısını kesmiş, onun her türlü “tehlike”sinden kendini izole etmiş ve sadece kendi devamını sağlamaya koşullanmış bencil bir ırktan söz edeceğim, yani bizden. “Biz” dediğim türün gelişim evresini tekelinde barındıran bir sistem mevcut, ki bu mevcudiyet aslında tüm dünyanın vizyonunu biçimlendiriyor. Ne yazık ki tamamen rakip unsurlarla ele alınan bu sisteme “eğitim” diyoruz. Sahip olunan bu sistem, aslında binlerce yıldır insanoğlunun oluşageldiği her türlü bilgi kitlesinden yoksun, atalarının miraslarından sıyrılmış ve başından sonuna ‘rafine’ edilmiş bir gelişim(!) aracı. Tarihte geriye doğru gittikçe karşılaştığımız, hatta gitmemize dahi gerek yok, şu anda dünya üzerinde nefes alan kabile anlayışlarına ve eğitim süreçlerine odaklandığımızda objektifimizin yakalayacağı bir kare var: Örüntü. Bu kavram, permakültürün atomu ve aslında tüm yaşamın da zerresi. Eğitim açısından baktığımızda örüntü kavramıyla örülmeyen bir eğitimin hiç bir şekilde mantıksal bir çerçeve sunamayacağını açıklıkla söyleyebilirim. Eğitimde örüntü kavramı, müfredatlar arası mantık geçişlerini, parçalı değil bütünsel eğitimi ve öğrenci odaklı süreçleri içerir. Türkiye’deki eğitim sistemine baktığımızda bu resimden eser göremiyoruz. Ne yazık ki gelişimimizde önemli rol oynayan okullarda harcadığımız vakit, varoluşsal deneyimlerle ve ‘gerçek yaşam’la alakası olmayan pek çok teorik bilgi sunmaktan öteye geçemiyor. Gelgelelim permakültür anlayışı, örüntülerden oluşan yaşam sistemlerini rahatlıkla eğitim alanına da yansıtmak için zaman kolluyor. 1900’lerin başında demir atılan bu ummanın karşımıza çıkara geldiği sürdürülebilir sistemler algısı ile eğitim süreçleri kaynaştırıldığında ortaya çıkan hazine, gelecek nesillere de miras olarak bırakılabilecek ormanlarla eşdeğer.

Velhasıl biz yine şu “örüntü” anlayışına kafa yoracağız besbelli ki. Az ve öz öğretmenlik hayatımın erken vakitte bana kazandırdığı bir şey varsa o da şudur: “ekolojik akıl” doğadan, ve elbette ki örüntülerden geçer. Bu konuyu az biraz daha irdeleyeceğiz…

One Response to “Permakültür Stajı @Marmariç: Vol.2”

  1. Pelin B dedi ki:

    Proje ile ilgili daha fazla fotograf koysanız güzel olurdu.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*