Permakültürde Etik

Çeviri: Emre RONA, Permakültür Platformu

Permakültür, öncelikle düşük karbon yayılımına ve yüksek üretkenliğe sahip sistemlerin tasarlanabilmesi için kullanılan bir düşünce aracıdır, fakat etkileri çok daha geniş alanlara nüfuz edebilir! Daha dengeli bir ekolojik yaşam kurmak amacıyla başladığımız yolculuk, daha derinlere inerek dünya görüşümüzü dönüştürebilir, davranışlarımızı kökten değiştirebilir. Permakültürün ilham verici doğası da aslında işte budur; permakültür, doğanın örüntüleri ve bilgeliği ile derin bağlar kurmamızın ve bu anlayışı günlük hayatımızda uygulayabilmemizin bir yoludur.

Permakültür tasarımı disiplini, doğal sistemleri dayanıklı kılan özelliklerin gözlemlenmesine dayanır; basit ama etkili ilkeler oluşturarak, herhangi bir tasarım sırasında bunları doğayı taklit etmek amacıyla kullanır. Bu tasarımlar arasında bahçeler, çiftlikler, binalar, ormanlar, topluluklar, işletmeler, hatta kasabalar ve şehirler bile olabilir. Permakültürün özü, sistemdeki tek tek bileşenler arasında faydalı ilişkiler kurmak ve enerjinin kaçmasını engelleyerek varolan sistemde kalmasını sağlamaktır. Uygulaması ise sadece hayalgücümüzle sınırlıdır.

Permakültür, sadece çevreci bir yaşam tarzı veya bir ahlak sistemi rehberi değil, doğa ilkelerini model alarak tasarım yapma tarzıdır. Bu ilkeleri mümkün olduğu kadar “bükerek”, bereketli, kendi kendine yeten ve üretken araziler ve topluluklar yaratmayı hedefler. Permakültürü özgün, verimli ve güçlü kılan da budur. Permakültürün bir tasarım sistemi olarak öne çıkmasını sağlayan nokta, bilinç ile etiği bütünleştirme kabiliyetidir. Bize kalbimizle “düşünmeyi” ve aklımızla karşılık vermeyi öğretebilir. Uygulamacılık (pragmatizm) ile felsefeyi birleştirerek daha da büyük bir sentez oluşturabiliriz.

Üç etik kuralı şunlardır: Dünyayı Gözetme, İnsanı Gözetme ve Adil Paylaşım. Bunlar sadece permakültüre özgü kurallar değildir, pek çok inancın ve dünya görüşünün ortak noktalarından çıkarılmıştır. Dolayısıyla dünyada zaten birçok insan tarafından paylaşılmaktadır. Permakültürün yaptığı şey ise bunları bir tasarım sürecinde öne çıkarmak, felsefe dünyasından çekip çıkararak insanların günlük yaşamına yerleştirmektir. Bu, düşünceyi eyleme dönüştürmektir. Permakültürün ekolojik ve sosyal dönüşümde sahip olduğu radikal gücü sağlayan şey bunların bütünleştirilmiş varlığıdır.

Dünyayı Gözetme

Permakültürün öncüleri olan Bill Mollison ve David Holmgren’ı 70’li yıllarda, ılıman Avrupa tarımının, tamamen zıt karakterdeki bir coğrafyanın kırılgan topraklarında yarattığı yıkıcı etkilere tanıklık ederken hayal edin. Tıpkı yabancı bir tarım sisteminin, titizlikle dengelenmiş bir ekolojiyi çöle dönüştürme gücü sonucunda 1930’ların Oklahoma’sında ortaya çıkmış kum çukurları gibi. Verdikleri ilk tepki, kanopiden [çatı katmanından] toprak zemine ve toprağın altına kadar bütün boşlukları ağaçlar ve çok yıllık bitkilerle dolduran kalıcı bir tarım tasarlamak oldu. Toprak, kendi dirençli mikro-ekolojisini oluşturabilmesi için işlenmemiştir. Burada en önemli nokta, toprağın gelecek kuşaklar için biyoçeşitliliğe sahip olması, güçlü ve istikrarlı kalmasıdır.

Bu Dünyayı Gözetme etik ilkesi, permakültür tasarımının temeliydi, fakat zamanla gelişerek permakültürün bütün safhalarını doldurdu. Bir yandan organik tarım ve bahçecilik sayesinde toprağın kuşaklar boyu sağlıklı kalması için uğraşmak, diğer yandan ekolojik dengeye zarar veren endüstrilerin ürettiği malları tüketmek ne kadar tutarlıdır? Organik bir bahçe tasarlamak, sonra da gidip litre litre benzin tüketen bir araba satın almak ya da daha az gömülü enerji içeren yerel malzemeler yerine beton ve çelik kullanarak bir ev yapmak oldukça anlamsızdır.

Tüm canlı ve cansız şeyleri gözetme vizyonu zamanla, giydiğimiz kıyafetlerden satın aldığımız ürünlere ve “kendin yap” (DIY) projelerinde kullandığımız malzemelere kadar birçok kararı içeren, daha derin ve kapsayıcı bir Dünyayı Gözetme anlayışına dönüşmüştür. Evimizi tamamen kendimiz yapamasak da tüm yiyeceğimizi kendimiz üretemesek de neyi tüketeceğimiz, nasıl tüketeceğimiz ve koruyacağımıza dair seçimler yapabiliriz. Buradaki kilit nokta, ekolojik ayak izimizin yaklaşık üçte birini, satın aldığımız yiyeceklerin oluşturduğunu bilmektir, dolayısıyla küçük bir şehir parselinde veya ufacık bir bahçede az bir miktar yiyecek yetiştirmek bile fark yaratacaktır. Permakültür, fark yaratmak üzerine kurulmuştur.

İnsanı Gözetme

İllüstrasyon © Permaculture Principles

Permakültürün özünde “Kalıcı Kültür(Permanent Culture) kavramı yatar. İnsanlarımız gözden çıkarılabiliyorsa, dışlanıyorsa ve ihmal ediliyorsa, permakültür nasıl geliştirilebilir ki? İnsanın Gözetilmesi, yiyecek, barınma, eğitim, iş ve sağlıklı sosyal ilişki kurma gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını talep eder.

Gerçek anlamda İnsanın Gözetilmesi topluluk itibariyle bir ayrıcalık olamaz, elitlerin oluşturduğu bir zenginler iktidarı ya da oligarşik bir yapı kabul edilemez; toplumun bütün üyeleri göz önünde bulundurulmalıdır. Adil ticaretin ve tüm dünyadaki insanların akil desteği için küresel bir ahlak kuralıdır.

İnsanın Gözetilmesi‘nin özünde topluluğun gücünü anlamak yatar. Eğer bireyler olarak hayatlarımızı değiştirebiliyor ve adım adım fark yaratabiliyorsak, toplum olarak neler yapabileceğimizi bir düşünün! Küba’nın petrol-sonrası kentsel tarım öncülüğüne yardım eden permakültür tasarımcıları buna iyi bir örnektir. Onlar, bütün bir ülkenin kendi kendine yeterli hale gelebilmesi için seferber oldular. Kaynakları paylaşmak yoluyla ekolojik ayak izlerini önemli ölçüde azaltan ekoköyler ve ortak konut toplulukları da diğer güzel örnekler arasındadır. Şehirlerde, kasabalarda ve köylerde topluluk bağlarını geliştirmekle hepimiz kazançlı çıkarız. Mesela bütün yiyeceğimi üretecek veya evime eko-düzenleme yapacak hünerlerim olmayabilir, ama kuracağım yaygın ilişkiler sayesinde, daha sürdürülebilir ve daha çok kendine yeterli bir yaşam sürme kapasitemi artırabilirim. Bu, Geçiş Kasabaları (Transition Towns) gibi girişimlerin, topluluk seviyesinde düşük karbonlu “enerji tasarrufu” planlamasını başlatabilecekleri, merkezileşmemiş, demokratik bir sosyal dönüşümdür. Bunun için merkezi hükümetin harekete geçmesini bekleyecek vaktimiz yok.

Adil Paylaşım

Bu son etik ilke, ilk ikisini bütünleştirmektedir. Sadece bir dünyamız olduğunu ve dünyayı bütün canlılar ve gelecek kuşaklarla paylaşmak zorunda olduğumuzu belirtir. Diğer insanların temiz su, temiz hava, yiyecek, barınak, faydalı çalışma ve sosyal iletişim imkanı yok ise, sürdürülebilir bir aile birimi, topluluk ya da ulus tasarlamanın da bir anlamı yoktur. Endüstrileşmiş Kuzey‘in neredeyse üç dünyaya yetecek kaynakları kullandığı, bununla beraber Güney‘in büyük bir kısmının yoksullukla boğuştuğu düşünüldüğünde, Adil Paylaşım bu feci dengesizliğe dikkat çeker ve insanların Kuzey‘deki (özellikle doğal kaynak) tüketimini sınırlamaya çağırır. Permakültür, küresel Kuzey’in endüstriyel gelişim modelini etik olarak kökten reddeder, gezegenin doğal kaynak sınırlarını hesaba katan ve bütün canlıların ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran daha adil ve eşitlikçi sistemlerin tasarlanmasını arzu eder ve bunun için uğraşır.

Bu permakültür etik ilkeleri daha çok ahlaki değerler ve davranış kuralları gibi olsalar da kendi başlarına yeterli değildirler. Sürdürülebilir sistemler tasarlamak için kullanılabilecek bazı evrensel kuralları öne sürebilmek için permakültür ilkelerine ihtiyacımız var. Yoksa permakültür, varolan sürdürülemez bir sistem içinde basit bir yaşam tarzı seçeneği olarak kalacaktır.

Bu ilkeler, herhangi bir permakültür tasarımında, herhangi bir iklimde, her ölçekte kullanılabilir. Bunlar, doğanın dikkatli şekilde gözlemlenmesinin yanı sıra, daha önceki ekolojistlerin, peyzajcıların ve çevrebilimcilerin çalışmaları sonucunda elde edilmiştir.

İleri Okumalar İçin

  • Patrick Whitefield’in The Earth Care Manual adlı kitabı.
  • Ben Law?un kitabı The Woodland House (Orman Evi). (2.Baskısı 7 yıllık bir güncellemeyi içeriyor)
  • www.communitysolution.org/cuba.html
  • www.transitiontowns.org/Totnes/

[Yukarıda adı geçen kitapları Green Shopping‘den temin edebilirsiniz]

Orijinal kaynak: İlk olarak Permaculture Magazine’nin 60. sayısında yayınlanmıştır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*